Powered by Pinek Medya

Kültür-Sanat

Sarman Kedilerin Cinsiyeti Neden %80 Oranında Erkektir? Bilimin Açıkladığı Turuncu Kürk Sırrı

Paylaşıldı

on

Sarman Kedi

Sokaklarda gördüğümüz turuncu, masum bakışlı, çoğu zaman sevecen halleriyle gönlümüzü fetheden sarman kediler, Türkiye’de en çok bilinen ve sevilen kedi türlerinden biri. Ancak yıllardır ağızdan ağıza dolaşan ilginç bir iddia vardır:
“Sarman kedi genelde erkektir.”

Hatta çoğu hayvansever, bir sarman kediyle karşılaştığında otomatik olarak “Bu kesin erkek” diye düşünür. Bu inanış uzun süre şehir efsanesi olarak görülse de bilim dünyası bu soruya net bir yanıt buldu:
Evet, yaklaşık %80’i gerçekten erkek.

Peki ama neden?
Bir kedinin tüy renginin cinsiyetiyle nasıl bir ilişkisi olabilir?
Neden turuncu pigment erkeklerde baskınken dişilerde nadir görülür?

Bu soruların yanıtı, Japonya’daki Yushu Üniversitesi‘nden genetikçi Prof. Hiroyuki Sasaki ve ekibinin yürüttüğü kapsamlı DNA araştırmasıyla açıklığa kavuştu. Sarman kedi genetiğini tüm detaylarıyla ortaya koyan çalışma, hem biyolojik açıdan hem de kedi meraklıları için oldukça çarpıcı sonuçlar içeriyor.

🔬 Tüy Renginin Sırrı: ARHGAP36 Genindeki Eksiklik

İlk olarak araştırmacılar, yüzlerce sarman kedi ve turuncu olmayan kedinin genomunu karşılaştırdı. Amaç, bu kedilere turuncu kürk veren pigmentin kaynağını bulmaktı. İncelemeler sonunda kritik bir detay ortaya çıktı:

ARHGAP36 geninin içinde küçük ama önemli bir DNA parçası eksikti.

Bu eksiklik genin baskılanmasını engelliyor, yani gen normalden daha aktif hâle geliyor. Bu durum melanosit denilen pigment hücrelerine şu komutu iletiyor:

“Daha açık, daha turuncuya yakın bir pigment üret.”

İşte bu nedenle kürkü tam turuncu veya sarımsı tonlara bürünüyor. Yani renginin kaynağı basit bir DNA farkı değil, pigment üretimini tetikleyen genetik bir mutasyon.

Ancak asıl ilginç kısmı bunun X kromozomu üzerinde taşınıyor olması.

image 60

🧬 Neden Çoğunlukla Erkektir?

Cinsiyet Genetiği Gerçeği Açığa Çıkarıyor**

Bilim dünyasında iyi bilinen bir gerçek şudur:

  • Erkek kediler: XY kromozom dizilimine sahiptir.
  • Dişi kediler: XX kromozom dizilimine sahiptir.

Turuncu pigmentten sorumlu gen ise yalnızca X kromozomunda bulunur.

Bu şu anlama gelir:

✔ Erkek sarman kedi için turuncu pigmenti oluşturmak çok kolaydır.

Çünkü erkek kedilerde yalnızca bir adet X kromozomu vardır. Bu X üzerinde turuncu pigment mutasyonu varsa:

Kedi doğrudan sarman kedi olur.

✔ Dişi sarman kedi olmak ise çok zordur.

Dişilerde iki adet X kromozomu bulunur. Bu durumda dişinin sarman kedi olabilmesi için:

Her iki X kromozomunda da aynı turuncu pigment eksikliği bulunmalıdır.

Bu çok düşük bir ihtimal olduğu için turuncu dişi kediler nadirdir ve çoğu zaman renkleri tamamen turuncu değil, karışık olur.

Kısacası erkek bir sarman kedi olmak genetik olarak “tek adımlık bir süreç” iken, dişilerde bu süreç “iki aşamalı” ve çok daha düşük ihtimallidir.

🐾 Dişi Sarman Kedilerin Neden Genelde Üç Renkli Olduğunu Hiç Merak Ettiniz mi?

Dişi kedilerin renk desenini ilginç yapan bir başka biyolojik olay vardır:

X kromozomu inaktivasyonu

Dişilerde iki X kromozomu olduğundan, hücreler bunlardan birini rastgele devre dışı bırakır. Bu durum:

  • Bazı bölgelerde turuncu pigment geninin aktif olduğu,
  • Bazı bölgelerde ise farklı renk pigmentinin aktif olduğu

mozaik bir desen oluşturur. Bu yüzden dişi kedilerin çoğu tekir, calico veya tortoiseshell desenlidir, yani üç renkli veya karışıktır.

Bu mekanizma, dişilerin tam turuncu olmasının neden zor olduğunu ve neden bu kedilerin çoğunlukla erkek olduğunu bilimsel olarak açıklar.

image 61

📊 Erkek Oranı Neden %80?

Genetik analizler ve sahadaki gözlemler bir araya geldiğinde şu sonuç ortaya çıkıyor:

Her 10 sarman kediden 8’i erkektir.

Çünkü:

  • Erkekler tek X taşıdığı için turuncu genin aktif olması kolaydır.
  • Dişiler çift X taşıdığı için iki kromozomda aynı mutasyonun olması gerekir.
  • Bu nedenle sarman kedi olmak erkek kediler için genetik açıdan çok daha olasıdır.

Popülasyonundaki bu dengesizlik herhangi bir çevresel etkiden değil, tamamen kalıtımsal mekanizmalardan kaynaklanır.

🔬 Prof. Sasaki’nin Araştırması Ne Anlama Geliyor?

Prof. Hiroyuki Sasaki’nin yürüttüğü çalışma, bir şehir efsanesini bilimsel gerçek hâline getirdi. Araştırmanın ortaya çıkardığı sonuçlar şunları gösteriyor:

  • Renginin sebebi tesadüf değil, DNA eksikliğine bağlı bir pigment değişimi.
  • Bu pigment geni X kromozomunda bulunduğu için cinsiyete bağlı aktarılıyor.
  • Erkek kedilerde bu mutasyonun etkisi doğrudan görülüyor.
  • Dişi kedilerde renk çoğu zaman karışık olduğu için tam sarman kedi olmak zorlaşıyor.

Bu çalışma sayesinde artık genetiği tamamen anlaşılır durumda.

🐱 Neden Bu Kadar Cana Yakın? Bilim Hâlâ Araştırıyor

Hayvanseverlerin yıllardır gözlemlediği bir başka gerçek daha vardır:

👉Genelde sevecen, insanla iletişime açık ve hafif yaramazdır.

Bu konuda kesin bilimsel bir sonuç yok fakat davranış araştırmaları, turuncu kedilerde sosyal davranış genlerinin daha baskın olabileceğini gösteriyor.
Yani sadece görüntüsüyle değil, karakteriyle de özel bir yere sahip olabilir.

image 62

Kürk Mantolu Madonna İngiltere’de Nasıl Best Seller Oldu?

Sonuç: “Sarman Kediler Erkektir” Sözü Bir Mit Değil, Bilimsel Bir Gerçek

Artık gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz:

Evet, büyük çoğunluğu erkektir.

Bunun nedeni:

  • Turuncu pigmentin X kromozomunda taşınması
  • Erkek kedilerin tek X kromozomu taşıması
  • Dişilerin iki X kromozomu sebebiyle daha karmaşık renklere sahip olması

Sokakta gördüğünüzde “Büyük ihtimalle erkek” demek yalnızca bir tahmin değil, genetik bilimin desteklediği güçlü bir çıkarımdır.

Okumaya Devam Et

Kültür-Sanat

Süveyş İçin Tasarlanan Özgürlük Heykeli’nin Hikâyesi

Paylaşıldı

on

By

özgürlük heykeli

Bugün dünyanın en tanınan anıtlarından biri olan Özgürlük Heykeli denildiğinde akla doğrudan Amerika Birleşik Devletleri ve New York limanı gelir. Göçmenlerin ilk gördüğü umut simgesi, Hollywood filmlerinin vazgeçilmez arka planı, kartpostalların değişmez yüzü… Ancak bu heykelin kaderi baştan beri New York’a yazılmış değildi. Hatta ilk tasarım amacı bambaşka bir coğrafyaya, bambaşka bir sembolik anlatıya dayanıyordu. Özgürlük Heykeli’nin hikâyesi yalnızca bir sanat eserinin serüveni değil; aynı zamanda siyaset, kültür ve güç dengelerinin zaman içinde nasıl yer değiştirdiğinin de ilginç bir özeti niteliğindedir.

Süveyş Kanalı ve Büyük Semboller Dönemi

  1. 19.yüzyılın ortaları, mühendislik projelerinin aynı zamanda ideolojik gösterilere dönüştüğü bir dönemdi. Demiryolları, köprüler ve kanallar yalnızca ulaşım ağları değil; aynı zamanda devletlerin prestij projeleriydi. Bu bağlamda Süveyş Kanalı’nın açılması, Avrupa ile Asya arasındaki ticaret yollarını kökten değiştirecek kadar büyük bir girişimdi. Kanalın inşası, Mısır ve Fransa’nın ortaklığıyla yürütülmüş olsa da süreç boyunca siyasi gerilimler, ekonomik baskılar ve uluslararası rekabet hiç eksik olmadı.

Bu devasa mühendislik projesine yalnızca teknik bir yapı olarak değil, aynı zamanda sembolik bir kapı olarak da bakılıyordu. Kanalın Akdeniz’e açıldığı noktaya büyük bir anıt dikme fikri de tam bu nedenle ortaya çıktı. Amaç, yalnızca bir heykel yapmak değil; aynı zamanda “Doğu ile Batı arasındaki yeni çağın” görsel bir temsilini yaratmaktı.

Bartholdi’nin İlk Tasarımı: Işığı Taşıyan Kadın Özgürlük Heykeli

Bu görkemli fikir için dönemin tanınmış heykeltıraşlarından Frédéric Auguste Bartholdi ile iletişime geçildi. Bartholdi’nin tasarladığı figür, firavunları andıran kıyafetler içinde bir kadındı. Elinde tuttuğu meşale, Asya’ya doğru yükseliyor ve “ışığın Mısır’dan doğduğu” fikrini simgeliyordu. Bu tasarım yalnızca estetik değil, aynı zamanda politik bir mesaj da taşıyordu: Mısır, eski uygarlıkların mirasçısı olarak modern dünyanın kapısını aralıyordu.

Heykel üzerinde çalışmalar başladı, eskizler hazırlandı ve projeye ciddi bir bütçe ayrıldı. Ancak dönemin Mısır yöneticisi olan İsmail Paşa, heykelin kültürel açıdan uygun olmayacağını düşündü. Müslüman bir toplumda böylesi büyük bir figürün dikilmesi tartışma yaratabilirdi. Sonunda proje rafa kaldırıldı ve heykel hiçbir zaman Süveyş Kanalı’nın girişine yerleştirilmedi. 1869’da kanal açıldığında tören görkemliydi, fakat planlanan anıt ortada yoktu.

Bartholdi’nin aylarca üzerinde çalıştığı fikir ise Paris’te bir depoya kaldırıldı. O noktada kimse, bu tasarımın birkaç yıl sonra dünya tarihinin en tanınan sembollerinden birine dönüşeceğini bilmiyordu.

Özgürlük Heykeli

Yeni Bir Amaç, Yeni Bir Kıta

Aradan yıllar geçtiğinde dünya siyasetinde yeni bir sayfa açılıyordu. Fransa ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki ilişkiler güçlenmiş, iki ülke arasındaki diplomatik yakınlaşma kültürel jestlerle desteklenmek istenmişti. ABD’nin kuruluşunun yüzüncü yılı yaklaşırken Fransa, dostluk simgesi olarak büyük bir anıt hediye etmeyi planladı. Bu noktada akla yeniden Bartholdi geldi.

Heykeltraş, daha önce Süveyş için tasarladığı figürü tamamen çöpe atmak yerine yeniden yorumlamayı seçti. Kadın figürü korunacak, ancak kıyafetler değiştirilecek; firavun estetiği yerine klasik Batı formu kullanılacaktı. Elindeki meşale bu kez “özgürlüğün ışığı” olarak yorumlanacak, diğer eline ise hukuku simgeleyen bir tablet eklenecekti. Böylece heykel yalnızca estetik bir eser değil, ideolojik bir bildirgeye dönüşecekti.

New York Limanına Uzanan Yol

Heykelin yapımı yıllar sürdü. Gövdesi Fransa’da üretildi, parçalar halinde Amerika’ya gönderildi ve New York limanındaki adada birleştirildi. Açılış 1886 yılında gerçekleştiğinde artık yalnızca bir sanat eseri değil; yeni bir kimliğin sembolüydü. Göçmenler için umut, devlet için güç, şehir için ise görsel bir imza anlamına geliyordu.

İlginç olan nokta ise şuydu: Bir zamanlar Mısır’da “uygun görülmeyen” figür, başka bir kıtada özgürlüğün kutsal temsiline dönüşmüştü. Bu değişim, yalnızca sanatın değil; sembollerin de bağlama göre anlam değiştirdiğinin güçlü bir örneğiydi.

Özgürlük Heykeli’nin Yüz Hatlarının İlhamı

Heykelin yüzüyle ilgili farklı anlatılar bulunur. En yaygın rivayetlerden biri, Bartholdi’nin Amerika ziyareti sırasında tanıştığı varlıklı ve etkileyici bir kadından ilham aldığı yönündedir. Paris doğumlu, farklı kültürlerin birleşimini temsil eden bu figürün yüz hatlarının heykelde yankı bulduğu söylenir. Bu anlatı kesin olarak kanıtlanmış olmasa da heykelin evrensel görünümüne katkı sağladığına inanılır.

image 55

Sembollerin Coğrafyası Değiştiğinde

Özgürlük Heykeli’nin hikâyesi yalnızca bir sanat eserinin taşınması değildir. Aslında bu öykü, fikirlerin ve ideallerin coğrafya değiştirdiğinde nasıl yeni anlamlar kazandığını gösterir. Bir yerde reddedilen bir sembol, başka bir yerde kutsal kabul edilebilir. Bu durum, tarihin ironisi kadar insanlığın seçici hafızasına da işaret eder.

Özgürlük Heykeli Mısır’da doğup Fransa’da şekillenip Amerika’da yükselmesi, modern dünyanın güç ilişkilerinin de bir yansımasıdır. Hangi sembolün hangi toprakta değer göreceği çoğu zaman estetikten çok politik tercihlerle ilgilidir. Özgürlük kavramı evrensel gibi görünse de, her toplum onu kendi tarihsel deneyimine göre yorumlar.

image 56

Cüneyt Arkın’ın Filmleriyle Türkiye’ye Vermek İstediği Esas Mesaj

Görünenden Daha Büyük Bir Anlam

Bugün New York limanında yükselen Özgürlük Heykeli, milyonlarca fotoğrafın arka planı olabilir; ancak arkasındaki hikâye daha derin bir gerçeğe işaret eder. Bir sanat eseri, yalnızca tasarlandığı yerin değil; kabul gördüğü coğrafyanın da parçası olur. Süveyş’te reddedilen bir figürün Amerika’da ulusal simgeye dönüşmesi, ideallerin durağan değil; akışkan olduğunu hatırlatır.

Belki de bu hikâyenin en çarpıcı yanı, özgürlük gibi büyük kavramların tek bir toprağa ait olmamasıdır. Onlar, kendilerine uygun bir zemin bulduklarında yükselirler. Ve bazen bir limanı aydınlatırken aslında insanlığın ortak hayallerini yansıtırlar.

Okumaya Devam Et

Kültür-Sanat

Cüneyt Arkın’ın Filmleriyle Türkiye’ye Vermek İstediği Esas Mesaj

Paylaşıldı

on

By

cuneyt arkin

Cüneyt Arkın denildiğinde bugün pek çok insanın zihninde aynı sahneler canlanıyor: tek yumrukla devrilen onlarca düşman, abartılı dövüş koreografileri, kartondan dekorlar, yer çekimine meydan okuyan atlayışlar… Sosyal medyada paylaşılan kısa videolar, caps’ler ve ironik yorumlar bu mirası neredeyse tamamen bir “eğlenceli tuhaflık” kategorisine hapsetmiş durumda. Oysa bu bakış, hem eksik hem de ciddi biçimde yanıltıcı. Çünkü Cüneyt Arkın’ı ve filmlerini anlamak için bugünün estetik ölçülerinden değil, oynadığı dönemin toplumsal ihtiyaçlarından yola çıkmak gerekiyor.

Zamanın ruhunu hesaba katmadan yapılan her okuma eksik kalır

Cüneyt Arkın’ın sinemaya damga vurduğu yıllar, Türkiye’nin hem ekonomik hem de psikolojik olarak son derece kırılgan olduğu dönemlerdi. Köyden kente göç hızlanmış, şehirler plansız biçimde büyümüş, sınıfsal farklar keskinleşmişti. Devletle kurulan ilişki mesafeliydi; adalet, güvenlik ve refah duygusu toplumun geniş kesimleri için soyut kavramlardı. İnsanlar gündelik hayatta sıkışmış, bastırılmış ve çoğu zaman çaresiz hissediyordu. Sinema ise tam bu noktada bir kaçış değil, bir tamamlama alanı işlevi görüyordu.

Bugün “avantür” diye küçümsenen o filmler, aslında seyircinin eksik bıraktığı duygusal ve ahlaki alanları dolduruyordu. O yüzden mesele hiçbir zaman yalnızca aksiyon değildi. O aksiyonun içinde bir düzen, bir adalet ve bir ahlak iddiası vardı. Cüneyt Arkın’ın canlandırdığı karakterler, seyirciye şunu söylüyordu: “Güç sadece dövmek için değil, doğruyu savunmak içindir.”

Cüneyt Arkın

Avantür filmler: Aksiyon değil, ahlaki alegori

Bugün süper kahraman filmlerine nasıl bakıyorsak, o günün Türkiye’sinde Cüneyt Arkın filmleri de benzer bir işleve sahipti. Ancak arada önemli bir fark vardı: O filmlerde süper güç yoktu; güç, insanın iradesinden, inancından ve ahlaki kararlılığından geliyordu. Kılıç kullanan, yumruk atan ya da düşmanla savaşan karakter aslında fiziksel bir figürden çok, ahlaki bir duruşun cisimleşmiş haliydi.

Cüneyt Arkın’ın oynadığı karakterler genellikle şunları temsil ederdi:

  • Güçlü olanın zalim değil, koruyucu olması
  • İntikamın değil adaletin peşinden gitmek
  • Aşkı sahiplenmek ama kirletmemek
  • Acıya katlanabilmek ve yılmamak
  • Yalnız kalsa bile doğru bildiğinden vazgeçmemek

Bu özellikler, bugünkü sinema dilinde “fazla net”, “fazla siyah-beyaz” bulunabilir. Ancak o yıllarda seyircinin ihtiyacı tam olarak buydu: gri alanlar değil, yön gösteren netlik.

Psikolojik derinlik değil, ahlaki prototip

Cüneyt Arkın karakterlerinin modern anlamda psikolojik derinliği olmadığı sıkça söylenir. Bu eleştiri teknik olarak doğru olabilir; ancak mesele zaten psikolojik realizm değildi. O karakterler birer “birey” olmaktan çok, birer ahlaki prototipti. Yani “herkes gibi bir insan” değil, “olması gereken insan” tasvir ediliyordu.

Bu da bilinçli bir tercihti. Çünkü o dönem sinemanın görevi, bireyin iç çatışmalarını anlatmak değil; topluma bir istikamet göstermekte yatıyordu. Cüneyt Arkın’ın filmleri, seyirciye şu soruyu soruyordu:
“Eğer gücün olsaydı, ne yapardın?”
Ve cevabı da açıkça veriyordu: “Mazlumun yanında dururdun.”

Didaktik miydi? Evet. Ama bu bir kusur muydu?

Bugünün estetik anlayışı didaktik anlatılara mesafeli. Hikâyenin ders vermesinden, karakterin “fazla doğru” olmasından rahatsızlık duyuluyor. Oysa Cüneyt Arkın sineması, didaktik olmayı bir kusur değil, bir sorumluluk olarak görüyordu. Sanatçının görevi sadece eğlendirmek değil; aynı zamanda topluma bir değerler haritası sunmaktı.

Bu yüzden Arkın, röportajlarında sık sık “gençlere örnek olmak”tan bahsederdi. Oynadığı rollerin çocuklar ve gençler üzerindeki etkisinin farkındaydı. Gücü romantize ederken bile ona bir sınır çiziyor; “haklı güç” fikrini merkeze koyuyordu. Gücün yozlaştırıcı değil, terbiye edilmesi gereken bir şey olduğunu anlatıyordu.

image 52

Bugünün ironisi, dünün ciddiyetini örttü

Sosyal medya çağında her şey hızla tüketiliyor. Bağlam kayboluyor, sahneler koparılıyor, anlam parçalara ayrılıyor. Cüneyt Arkın filmlerinden paylaşılan kısa kesitler de bu bağlam kaybının kurbanı. O sahneler tek başına bakıldığında elbette abartılı ve hatta komik görünebilir. Ancak o sahnelerin ait olduğu bütün, çok daha ciddi bir ahlaki anlatıya dayanıyordu.

Bugün “cool” olmak, mesafeli durmak, her şeyi ironize etmek bir erdem gibi sunuluyor. Oysa Cüneyt Arkın, ironiden bilinçli olarak uzak duruyordu. Çünkü onun sinemasında utanılacak bir şey yoktu: Doğru olmak, mert olmak, adil olmak… Bunlar alaya alınacak değil, savunulacak değerlerdi.

Bir aktörden fazlası: Dönemin ahlaki arketipi

Bu yüzden Cüneyt Arkın’ı yalnızca “iyi bir oyuncu” olarak tanımlamak yetersiz kalır. O, bir dönemin ahlaki arketipiydi. Sinema perdesinde gördüğümüz karakter, gerçek hayatta eksik kalan ama özlenen bir figürü temsil ediyordu. Seyirci, o filmleri izlerken yalnızca eğlenmiyor; aynı zamanda “böyle biri olabilirim” hissini tadıyordu.

Bugün bu tür figürlerin eksikliğinden yakınıyoruz ama onları üreten kültürel zemini de kaybetmiş durumdayız. O zemin olmadan Cüneyt Arkın’ı anlamak mümkün değil.

Asıl mesaj: Güç, ancak ahlakla anlamlıdır

Cüneyt Arkın’ın filmleriyle Türkiye’ye vermek istediği esas mesaj son derece netti:
Güç tek başına bir erdem değildir. Onu değerli kılan şey, hangi amaçla ve kimin için kullanıldığıdır.

Bu mesaj, dönemin şartları düşünüldüğünde son derece hayatiydi. Çünkü güçsüz hisseden bir toplumda, gücü ahlakla birlikte düşünmek bir denge unsuru yaratıyordu. Arkın’ın karakterleri yenilmez değildi; ama vazgeçmezdi. Kusursuz değildi; ama yanlış yapmazdı. İşte seyircinin bağ kurduğu nokta tam da burasıydı.

image 53

Vergi Muafiyeti Bitti Ama: Vergisini Ödeyerek İnternetten Yurt Dışı Alışveriş Yapmak Mümkün mü?

Sonuç: Karikatür değil, bilinçli bir tercih

Bugün Cüneyt Arkın filmlerine sadece “nostaljik eğlence” olarak bakmak büyük bir indirgeme. O filmler, kendi döneminde ciddi bir işlev gördü; insanlara yön, umut ve ahlaki bir çerçeve sundu. Karikatürize edilen şey, aslında bugünün mesafeli bakışının bir yansıması.

Cüneyt Arkın’ı anlamak, biraz da şunu kabul etmekten geçiyor: Her çağ kendi kahramanını kendi ihtiyacına göre yaratır. Onun çağında ihtiyaç duyulan şey, gri alanlar değil; net bir duruştu. Ve o duruş, bütün abartısına rağmen samimiydi.

Okumaya Devam Et

Kültür-Sanat

Şıpsevdi (Love is…) Sakızlarındaki Karikatürlerin Ardındaki Gerçek Aşk Hikayesi

Paylaşıldı

on

By

Şıpsevdi

Bir sakız kâğıdının üzerinde, iki yuvarlak kafalı karakterin sade ama içten bir cümleyle anlattığı duygu. Kimimiz için çocukluk anısı, kimimiz için ilk masum flörtlerin sessiz eşlikçisi. “Love is… birlikte susabilmektir”, “Love is… onun son kurabiyesini ona bırakmaktır” gibi cümlelerle hafızalara kazınan Şıpsevdi (Love is…) karikatürleri, yıllarca romantizmin en sade hâli olarak görüldü.

Ama bu minik çizimlerin ardında, gerçekten yaşanmış; mutluluğu, hastalığı, kaybı ve umudu aynı anda barındıran, fazlasıyla insani bir aşk hikâyesi yatıyor. Üstelik bu hikâye, karikatürlerde anlatılan romantizmin hiç de abartı olmadığını kanıtlar nitelikte.

Bir flört dili olarak çizimler

Her şey, Yeni Zelanda doğumlu bir kadın olan Kim Grove ile İtalyan asıllı bir mühendis olan Roberto Casali arasında başlayan sıradan ama derin bir aşkla başlıyor.

Kim Grove, duygularını kelimelerle anlatmakta zorlanan biriydi. Aşkını göstermek için uzun mektuplar yazmak ya da büyük jestler yapmak yerine, kalemini eline alıyor ve küçük çizimler yapıyordu. Bu çizimler, bugünkü Love is… karakterlerinin ilk hâlleriydi: çıplak, yuvarlak kafalı, saçsız, abartısız iki insan figürü.

Kim, bu çizimleri minik notlarla tamamlıyordu. “Aşk… onun elini tuttuğunda dünyanın durmasıdır” gibi cümleler, bir sakız kâğıdına sığacak kadar kısa ama kalbe dokunacak kadar güçlüydü.

Bu çizimler hiçbir zaman başkaları için yapılmamıştı. Kim, onları Roberto’ya bırakıyordu:

  • Yastığının altına
  • Ceketinin cebine
  • Eldivenlerinin içine
  • Bazen de mutfakta bir çekmecenin köşesine

Bunlar birer hediye değil, bir flört dilinin parçasıydı. Kim, aşkını böyle anlatıyordu.

image 39

Çizimlerin işe yaraması

Bu sessiz ve yaratıcı flört karşılıksız kalmadı. Roberto, Kim’in çizimlerinde kendini buldu. Çünkü bu karikatürler bir “ideal aşk” anlatmıyordu; küçük anları, gündelik yakınlıkları, sıradan ama değerli detayları öne çıkarıyordu.

Bir süre sonra Kim ve Roberto evlendiler. Kim için bu çizimler artık sadece flört aracı değildi; birlikte kurdukları hayatın küçük günlük notlarıydı.

Fakat hikâye burada bitmedi. Aslında tam bu noktada, Love is… evreni dünyaya açılmaya başladı.

Şıpsevdi Love is… dünyayla tanışıyor

1970 yılında Kim’in çizimleri bir şekilde Time dergisinin dikkatini çekti. Dergide yayımlanan Love is… karikatürleri, beklenmedik bir ilgi gördü. İnsanlar bu çizimlerde kendilerini buluyordu.

Çünkü bu karikatürler:

  • Aşırı romantik değildi
  • Gösterişli değildi
  • “Mükemmel ilişki” masalı anlatmıyordu

Tam tersine, aşkı küçük jestler ve gündelik fedakârlıklar üzerinden tanımlıyordu.

1970’lerin başında Love is… karikatürleri dünya çapında gazetelerde, dergilerde ve takvimlerde yayımlanmaya başladı. Çift, popülerliğin zirvesine ulaştığında yılda yaklaşık 4–5 milyon sterlin gelir elde ediyordu.

Ama Kim ve Roberto için bu iş hâlâ paradan çok, hikâye meselesiydi. Çünkü her çizimin merkezinde hâlâ “biz” vardı.

Aşkın sınandığı yer: Hastalık

Masal gibi görünen bu hikâye, evlilikten yaklaşık beş yıl sonra sert bir gerçekle sarsıldı. Roberto Casali’ye kanser teşhisi konuldu.

İşte Love is… karikatürlerinin arkasındaki hikâyeyi gerçekten unutulmaz kılan nokta da burasıdır.

Kim, o güne kadar çizimlerini bizzat yapıyordu. Ancak Roberto’nun hastalığı ilerledikçe, Kim onunla daha fazla vakit geçirmek istedi. Çizim masasından kalkıp, eşinin yanında olmak istiyordu.

Bu nedenle İngiliz çizer Bill Asprey ile anlaştı. Asprey, Kim’in stiline sadık kalarak çizimlere devam edecekti. 1975’ten itibaren Love is… karikatürleri renkli hâle geldi ve Asprey tarafından çizilmeye başlandı.

Kim’in bu kararı, çizimlerin merkezindeki “aşk” temasının aslında bir pazarlama unsuru değil, gerçek bir yaşam tercihi olduğunu gösteriyordu.

image 40

Ölümden sonra bile devam eden bir bağ

Roberto Casali, 1976 yılında hayatını kaybetti. Bu, Kim için sadece eşini değil, hayat arkadaşını kaybetmek anlamına geliyordu.

Ama bu hikâyede sıra dışı bir detay daha vardı.

Roberto hayattayken, ileride çocuk sahibi olabilme ihtimaline karşı sperm dondurmuştu. Roberto’nun ölümünden sonra Kim, bu sayede hamile kaldı ve 1977 yılında bir oğulları dünyaya geldi.

Bu olay, Love is… karikatürlerinin anlamını daha da derinleştirdi. Çünkü artık bu çizimler yalnızca romantik bir aşkın değil, zamana ve ölüme direnen bir bağın simgesiydi.

Ne yazık ki hikâye burada da acı bir şekilde devam etti. Kim Grove, oğlunun yalnızca 20 yaşını görebildi. 1997 yılında kemik ve karaciğer kanseri nedeniyle hayatını kaybetti.

Şıpsevdi (Love is…) Sakızları Neden bu kadar etkiliydi?

Love is… karikatürleri onlarca yıl boyunca milyonlarca insanın kalbine dokundu. Bunun sebebi çizimlerin “sevimli” olması değildi.

Asıl sebep şuydu:

  • Aşkı büyük sözlerle değil, küçük davranışlarla anlatıyordu
  • “Mükemmel ilişki” değil, “gerçek ilişki” sunuyordu
  • Herkesin kendi hayatından bir parça bulabileceği kadar sade ve evrenseldi

Kim’in Roberto için çizdiği notlar, zamanla insanların birbirine “seni seviyorum” demesinin en yalın yollarından biri hâline geldi.

Şıpsevdi sakızları ve popüler kültür

Love is… karikatürleri daha sonra sakızların içine girdiğinde, hikâyenin duygusal derinliği bilinmiyordu belki ama etkisi aynıydı. Özellikle Türkiye’de “Şıpsevdi” adıyla bilinen sakızlar, bir kuşağın hafızasında bu çizimleri romantizmin simgesi hâline getirdi.

Bir sakızdan çıkan küçük bir kâğıt, bazen bir ilişkiye başlamak için bahane oldu, bazen barışmak için.

Şıpsevdi

Brooklyn Beckham Ailesiyle Neden Küstü? Beckham Ailesindeki Krizin Perde Arkası

Sonuç: Küçük çizimlere sığan büyük bir hayat

Şıpsevdi (Love is…) karikatürleri, bir reklam fikri olarak doğmadı. Bir marka toplantısında tasarlanmadı. Bir pazarlama stratejisinin ürünü değildi.

Onlar, bir kadının sevdiği adama “seni seviyorum” demek için bulduğu en sade yoldu.

Belki de bu yüzden hâlâ etkiliyorlar. Çünkü arkasında gerçek bir hayat, gerçek bir hastalık, gerçek bir kayıp ve gerçek bir umut var.

Bir sakız kâğıdına sığan o cümleler, aslında şunu fısıldıyor:

Love is… her şeye rağmen sevebilmektir.

Okumaya Devam Et

Trendler