Haberler
2025 asgari ücret zammı belli oldu!
Türkiye’de milyonlarca çalışanı ilgilendiren 2025 asgari ücret zammı açıklandı. Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nun gerçekleştirdiği toplantılar sonucunda, 2025 yılında geçerli olacak net asgari ücret 22.104 TL olarak belirlendi.
Asgari Ücretin Belirlenme Süreci
Asgari Ücret Tespit Komisyonu, işçi, işveren ve hükümet temsilcilerinden oluşan 15 kişilik bir heyetle Aralık ayında görüşmelere başladı. Yapılan değerlendirmeler ve ekonomik göstergeler ışığında, 2025 asgari ücrete %30 oranında zam yapılması kararlaştırıldı.
Brüt ve Net Asgari Ücret Detayları
2024 yılında net 17.002 TL olan asgari ücret, %30’luk zamla birlikte 2025 asgari ücret net 22.104 TL’ye yükseldi. Brüt asgari ücret ise 20.003 TL’den 26.004 TL’ye çıktı. Bu artış, çalışanların eline geçen net maaşın yanı sıra işverenlerin maliyetlerini de etkiledi.
İşveren Maliyeti ve Diğer Ödemeler
Asgari ücretteki artış, işverenlerin çalışan başına ödedikleri toplam maliyeti de artırdı. 2024 yılında bir işverenin asgari ücretli bir çalışan için ödediği toplam maliyet 20.003 TL iken, 2025 yılında bu rakam 26.004 TL’ye yükseldi. Bu maliyet, brüt ücretin yanı sıra SGK primi ve işsizlik sigortası primi gibi ödemeleri de içermektedir.

2025 Asgari Ücretin Diğer Ödemelere Etkisi
Asgari ücretteki artış, sadece çalışanların maaşlarını değil, aynı zamanda işsizlik maaşı, stajyer maaşı, askerlik maaşı ve en düşük Bağ-Kur primi gibi ödemeleri de etkiliyor. Örneğin, işsizlik maaşı, asgari ücretin brüt tutarına göre hesaplandığından, 2025 yılında işsizlik maaşı da artış gösterecek.
Zamlı Maaşların Ödenme Tarihi
2025 yılı için belirlenen zamlı asgari ücret, Ocak ayından itibaren geçerli olacak. Dolayısıyla, asgari ücretli çalışanlar zamlı maaşlarını ilk olarak Ocak ayında alacaklar. Bu durum, yaklaşık 7 milyon asgari ücretli çalışanı doğrudan ilgilendiriyor.
Asgari Ücretin Belirlenmesinde Etkili Faktörler
Asgari ücretin belirlenmesinde enflasyon oranları, ekonomik büyüme, işsizlik rakamları ve yaşam maliyeti gibi faktörler dikkate alınıyor. 2025 yılı için belirlenen %30’luk zam oranı, hükümetin enflasyon hedefleri ve ekonomik göstergeler ışığında belirlendi. Bu artış, çalışanların alım gücünü korumayı ve yaşam standartlarını iyileştirmeyi amaçlıyor.

Geçmiş Yıllarda Asgari Ücret Artışları
Geçmiş yıllarda asgari ücret artış oranları incelendiğinde, 2023 yılında %88,70’lik bir artış yapıldığı görülmektedir. 2024 yılında ise %49,11 oranında bir artış gerçekleştirilmiştir. 2025 yılında uygulanan %30’luk zam oranı, önceki yıllara kıyasla daha düşük olsa da, ekonomik dengeler ve enflasyon hedefleri göz önüne alındığında makul bir seviyede değerlendirilmektedir.
Asgari Ücretin Vergi ve Primlere Etkisi
Asgari ücretteki artış, gelir vergisi ve sosyal güvenlik primleri gibi kesintileri de etkiliyor. Brüt ücret üzerinden hesaplanan bu kesintiler, net maaşın belirlenmesinde önemli rol oynuyor. 2025 yılında brüt asgari ücretin artmasıyla birlikte, bu kesintiler de artacak, ancak net maaşta da belirgin bir yükseliş sağlanacaktır.
Asgari Ücret ve Sosyal Destekler
Asgari ücretin artması, sosyal desteklerin ve yardımların miktarını da etkileyebilir. Özellikle, asgari ücrete endeksli olan bazı sosyal yardımların tutarları, yeni asgari ücretle birlikte güncellenebilir. Bu durum, dar gelirli vatandaşların yaşam standartlarının iyileştirilmesine katkı sağlayacaktır.
Sonuç
2025 yılı için belirlenen 22.104 TL’lik net asgari ücret, çalışanların yaşam standartlarını iyileştirmeyi hedefleyen bir adım olarak değerlendiriliyor. Ancak, ekonomik koşullar ve enflasyon oranları göz önüne alındığında, bu artışın yeterliliği konusunda farklı görüşler bulunmaktadır. Asgari ücretin belirlenmesi sürecinde, hem işçi hem de işveren kesimlerinin talepleri ve ekonomik göstergeler dikkate alınarak dengeli bir karar alınması amaçlanmıştır.
Dünya
Avrupa Birliği Tam Olarak Ne Durumda? İngiltere Neden AB’den Ayrıldı?
Avrupa Birliği’nin bugün içinde bulunduğu durumu tartışırken en sık yapılan hata, meseleyi yalnızca “dağılma” ya da “çöküş” kavramları üzerinden okumaktır. Oysa asıl soru şudur: Avrupa Birliği, küresel sistemdeki ağırlığını ve yön verici gücünü kaybediyor mu? Bugünkü tabloya bakıldığında AB, ekonomik, hukuki ve kurumsal olarak hâlâ dünyanın en güçlü birliklerinden biridir. Ancak bu güç, geçmişte olduğu kadar belirleyici ve yön tayin edici bir role dönüşememektedir. Bunun nedeni çöküş değil, dünyanın hızına ayak uyduramama problemidir.
Avrupa Birliği neden “yavaş” görünüyor?
Avrupa Birliği’nin en büyük avantajı olan kurumsal yapı, aynı zamanda onun en büyük handikapıdır. Birliğe üye 27 ülkenin farklı ekonomik öncelikleri, siyasi hassasiyetleri ve toplumsal dinamikleri vardır. Bu çeşitlilik, teoride zenginlik yaratırken pratikte karar alma süreçlerini ağırlaştırır. ABD’de bir başkanın aldığı karar günler içinde uygulamaya konulabilirken, AB’de aynı konuda aylar süren müzakereler, veto tehditleri ve uzlaşma arayışları yaşanır.
Ekonomik açıdan bakıldığında AB hâlâ devasa bir pazardır. Ancak bu büyüklük, risk alma iştahının düşmesine yol açmaktadır. ABD teknoloji ve finans alanında agresif büyüme stratejileri izlerken, Çin devlet destekli sanayi politikalarıyla küresel pazarlara yüklenirken, AB daha çok mevcut düzeni korumaya odaklanmaktadır. Yeşil mutabakat, çevre standartları ve sıkı regülasyonlar uzun vadede sürdürülebilirlik açısından doğru adımlar olabilir; fakat kısa vadede Avrupa merkezli şirketleri rekabet dezavantajına sokabilmektedir.

Demografi ve göç sorunu
Avrupa Birliği’nin önündeki en büyük yapısal sorunlardan biri demografidir. Avrupa nüfusu hızla yaşlanmaktadır. Çalışan nüfus azalırken emekli nüfus artmakta, bu durum sosyal güvenlik sistemleri üzerinde ciddi bir baskı oluşturmaktadır. Göç teorik olarak bu açığı kapatabilecek bir çözüm gibi görünse de, pratikte siyasi ve toplumsal gerilimleri beraberinde getirmektedir.
Birçok Avrupa ülkesinde göç, sadece ekonomik bir mesele değil, kimlik ve güvenlik tartışmasının merkezine yerleşmiştir. Bu durum, aşırı sağ ve popülist partilerin güçlenmesine zemin hazırlamış, AB karşıtı söylemler giderek daha geniş kitlelere ulaşmıştır. Birlik, göç konusunda ortak ve net bir politika üretemediği için her kriz, AB’nin zayıflığına dair algıyı biraz daha pekiştirmiştir.
Siyasi birlik mi, ekonomik birlik mi?
Avrupa Birliği’nin temel çelişkilerinden biri de budur. Ekonomide ortak pazar ve ortak para gibi güçlü araçlara sahip olan AB, konu dış politika, savunma veya kriz yönetimine geldiğinde aynı bütünlüğü sergileyememektedir. Ukrayna savaşı bu durumu net biçimde ortaya koymuştur. AB yaptırımlar, mali destek ve diplomatik girişimlerde bulunmuş; ancak sahada belirleyici olan askeri ve stratejik hamleler büyük ölçüde ABD tarafından yönlendirilmiştir.
Bu noktada Avrupa Birliği’nin NATO’ya ve özellikle Washington’a olan bağımlılığı bir kez daha görünür hâle gelmiştir. Askerî kapasite ve caydırıcılık açısından AB, hiçbir zaman tam anlamıyla bağımsız bir aktör olamamıştır. Bu da onu küresel güç mücadelesinde ikincil bir konuma itmektedir.
Teknoloji ve yenilik yarışında Avrupa
Teknoloji çağında güç, artık sadece toprak veya nüfusla ölçülmemektedir. Veri, yapay zekâ, yazılım ve inovasyon, yeni küresel rekabet alanlarıdır. AB bu alanda kuralları yazan, standartları belirleyen bir aktör olarak öne çıksa da, oyunu domine eden şirketleri çıkarma konusunda geride kalmıştır.
Bugün dünyanın en büyük teknoloji şirketlerine bakıldığında ABD ve Çin merkezli firmaların ağırlığı açıkça görülür. Avrupa ise çoğu zaman “oyunun hakemi” konumundadır. Bu durum uzun vadede etik ve hukuki açıdan önemli bir rol sunsa da, ekonomik ve stratejik güç açısından bir eksiklik yaratmaktadır.
İngiltere neden ayrıldı?
Bu tablo içinde Birleşik Krallık’ın ayrılık kararı, aslında ani bir kopuştan ziyade uzun süredir biriken bir uyumsuzluğun sonucudur. İngiltere hiçbir zaman kendini AB’nin siyasi bir parçası olarak görmedi. Euro’ya geçmedi, Schengen sistemine katılmadı ve sürekli özel statü talep etti. Zihinsel olarak zaten “yarı içeride, yarı dışarıda” bir konumdaydı.
En kritik meselelerden biri egemenlik algısıydı. İngiliz kamuoyunda, Brüksel’den gelen düzenlemelerin Westminster’ın yetkisini aşındırdığına dair güçlü bir kanaat oluşmuştu. “Bizim yasalarımızı neden seçmediğimiz bürokratlar belirliyor?” sorusu, referandum sürecinde son derece etkili oldu. Bu algı her zaman somut gerçeklerle örtüşmese de siyasette algı, çoğu zaman gerçeğin önüne geçer.

Göç ve kimlik tartışmaları
Brexit sürecini hızlandıran en önemli katalizörlerden biri de göç meselesiydi. AB’nin serbest dolaşım ilkesi, özellikle Doğu Avrupa’dan gelen iş gücüyle birlikte İngiltere’nin bazı bölgelerinde ciddi tepkilere yol açtı. Ekonomik sıkıntıların ve sosyal problemlerin kaynağı çoğu zaman iç politikalar olsa da, sorumluluk AB’ye yüklendi.
Bu noktada Brexit, sadece AB’ye karşı bir oy değil; aynı zamanda küreselleşmeden faydalanan elitlere karşı bir tepki olarak da okunmalıdır. Londra merkezli finans ve hizmet sektörleri büyürken, taşra ve sanayi bölgelerinde yaşayan kesimler kendilerini geride bırakılmış hissetti. Referandum, bu öfkenin sandığa yansıdığı bir kırılma anı oldu.
İngiliz istisnacılığı ve küresel hayal
İngiltere’nin tarihsel hafızasında kendini kıta Avrupası’ndan ayrı ve küresel bir güç olarak konumlandırma eğilimi güçlüdür. ABD ile “özel ilişki”, Commonwealth geçmişi ve deniz aşırı ticaret fikri, siyasi hayalde hâlâ canlıdır. Bu nedenle “AB olmadan da ayakta durabiliriz” düşüncesi birçok seçmen için gerçekçi görünmüştür.
Bugünden bakıldığında Brexit’in İngiltere’yi ne kadar özgürleştirdiği tartışmalıdır. Ekonomik maliyetler, ticari belirsizlikler ve siyasi gerilimler hâlâ devam etmektedir. Ancak psikolojik açıdan bakıldığında, İngiltere zaten hiçbir zaman tam anlamıyla bu birliğin parçası olmayı kabullenmemişti. Ayrılık, bu anlamda gecikmiş bir yüzleşme olarak da değerlendirilebilir.

Americano ismi İkinci Dünya Savaşı’ndan geliyor
Sonuç: Avrupa Birliği bitiyor mu?
Avrupa Birliği bugün çöken bir yapı değildir. Tek pazar hâlâ güçlüdür, hukuk sistemi sağlamdır ve yaşam kalitesi birçok bölgeye kıyasla yüksektir. Ancak AB’nin en büyük sınavı, değişen dünyaya uyum sağlama meselesidir. Daha hızlı karar alabilen, teknoloji ve savunma alanında daha cesur adımlar atabilen bir yapı oluşturulamazsa, küresel ağırlığı giderek sembolik hâle gelebilir.
İngiltere’nin ayrılığı ise bu sürecin bir sonucu olduğu kadar, bir uyarı işareti olarak da okunmalıdır. AB, sessiz ama dayanıklı bir güç olmaya devam ediyor; fakat gelecekte belirleyici bir aktör olup olmayacağı, temposunu artırıp artıramayacağına bağlıdır.
İş Dünyası
Dünyanın En Büyük Şirketleri Maaşları: Amazon, Google, Apple ve Tesla Çalışanlarına Ne Kadar Ödüyor?
Dünyanın en büyük şirketleri maaşları, son yıllarda sadece iş arayanların değil, küresel gelir adaletsizliğini merak eden herkesin dikkatini çekiyor. Amazon, Google, Apple, Microsoft ve Tesla gibi dev markalar milyarlarca dolarlık kârlar açıklarken, bu şirketlerin çalışanlarına ne kadar ücret ödediği ciddi bir tartışma konusu hâline geliyor.
“Dünyanın en büyük şirketleri maaşları” konusu, sadece iş arayanları değil; küresel gelir adaletsizliğini, çalışma koşullarını ve modern kapitalizmin gerçek yüzünü anlamak isteyen herkes için önemli bir başlık. Çünkü bir şirketin piyasa değeriyle, çalışanına sunduğu ücret her zaman doğru orantılı olmuyor.
Bu haberde Amazon’dan Google’a, Apple’dan Tesla’ya kadar dünyanın en büyük şirketlerinin işçi, mühendis ve ofis çalışanlarına ödediği maaşları, kamuya açık veriler ve sektör raporları üzerinden inceliyoruz.
Amazon: Saatlik Ücret Tartışmalarının Merkezindeki Dev
Amazon, dünyanın en büyük e-ticaret ve bulut bilişim şirketlerinden biri. Yıllık gelirleri yüz milyarlarca doları aşarken, maaş politikası uzun süredir tartışma konusu.
ABD’de Amazon’un depo ve lojistik çalışanları genellikle saatlik ücret ile çalışıyor. Bu ücret eyalete göre değişmekle birlikte ortalama 18–22 dolar arasında. Yıllık bazda bakıldığında bu rakam 35.000 – 45.000 dolar seviyesine denk geliyor. Şirket son yıllarda taban ücreti artırsa da çalışma temposu ve performans baskısı, maaş tartışmalarını canlı tutuyor.
Ofis tarafında ise tablo farklı. Yazılım geliştiriciler, veri analistleri ve AWS mühendisleri için maaşlar 120.000 – 180.000 dolar aralığında. Ancak bu rakamların önemli bir bölümü hisse senedi ve bonuslarla tamamlanıyor.

Apple: Prestijli Marka, Dengeli Ama Tartışmalı Ücretler
Apple, dünyanın en değerli şirketlerinden biri. iPhone, Mac ve iPad gibi ürünlerle devasa kârlar elde eden şirketin maaş yapısı ise ikiye ayrılıyor.
Apple Store çalışanları, yani perakende tarafındaki personel, ABD’de yıllık ortalama 40.000 – 50.000 dolar civarında kazanıyor. Bu rakam, şirketin kârlılığıyla kıyaslandığında bazı çevrelerce düşük bulunuyor.
Buna karşın mühendisler, ürün tasarımcıları ve yazılım ekipleri için maaşlar oldukça yüksek. Apple’da bir yazılım mühendisi 130.000 – 200.000 dolar aralığında gelir elde edebiliyor. Ayrıca özel sağlık sigortaları, hisse planları ve uzun vadeli bonuslar maaşı yukarı çeken unsurlar arasında. Dünyanın en büyük şirketleri maaşları incelendiğinde sektörler arası ciddi farklar olduğu görülüyor.
2026 Dünya Kupası Bileti Nasıl Alınır? FIFA Tüm Aşamaları Tek Tek Açıkladı
Google (Alphabet): Yüksek Maaş + Konfor Paketi
Google, çalışan memnuniyeti denildiğinde akla gelen ilk şirketlerden biri. Google’ın maaş politikası, teknoloji sektöründe adeta referans kabul ediliyor.
Şirket bünyesindeki yazılım mühendislerinin yıllık kazancı 140.000 – 220.000 dolar arasında değişiyor. Kıdemli mühendislerde bu rakam daha da yukarı çıkabiliyor. Ofis çalışanları için maaşlar sektör ortalamasının üzerinde.
Google’ı farklı kılan yalnızca maaş değil. Ücretsiz yemekler, esnek çalışma saatleri, uzaktan çalışma imkânı ve mental sağlık destekleri gibi yan haklar, toplam kazancı ciddi şekilde artırıyor. Bu nedenle “dünyanın en büyük şirketleri maaşları” karşılaştırmalarında Google genellikle üst sıralarda yer alıyor.Teknoloji alanında dünyanın en büyük şirketleri maaşları, mühendisler için oldukça cazip seviyelere ulaşabiliyor.
Microsoft: Kurumsal Güvence ve İstikrarlı Gelir
Microsoft, daha klasik ve kurumsal bir maaş politikası izliyor. Şirket, özellikle uzun vadeli istihdam ve istikrar arayan çalışanlar için cazip.
Microsoft’ta yeni mezun bir yazılım geliştiricinin maaşı 90.000 – 110.000 dolar seviyesinden başlıyor. Deneyim arttıkça bu rakam 150.000 doların üzerine çıkabiliyor. Üst düzey teknik pozisyonlarda hisse ve bonuslarla birlikte gelir daha da yükseliyor.
Şirketin öne çıkan yönü, ani işten çıkarmaların görece az olması ve çalışanlarına sunduğu uzun vadeli kariyer planları.

Tesla: Yüksek Tempo, Görece Düşük Ücret Tartışması
Tesla, elektrikli otomobil devriminin öncüsü olarak görülse de maaş politikası sık sık eleştiriliyor.
Tesla fabrikalarında çalışan işçilerin yıllık kazancı genellikle 40.000 – 55.000 dolar bandında. Bu rakam, otomotiv sektöründeki bazı rakiplerin gerisinde kalabiliyor. Yoğun çalışma temposu ve vardiya sistemi, maaşın yeterliliği konusunda soru işaretleri yaratıyor.
Mühendislik ve yazılım tarafında ise maaşlar daha yüksek; 110.000 – 160.000 dolar aralığında. Ancak Tesla’nın “yüksek beklenti – yüksek stres” kültürü, maaş kadar çalışma koşullarını da gündeme taşıyor.
Meta (Facebook): Yüksek Maaş, Yüksek Baskı
Meta, sosyal medya ve sanal gerçeklik alanında faaliyet gösteriyor. Maaşlar açısından bakıldığında sektörün en cömert şirketlerinden biri.
Meta’da yazılım mühendisleri 150.000 – 230.000 dolar aralığında gelir elde edebiliyor. Ancak son yıllarda yaşanan toplu işten çıkarmalar, yüksek maaşın iş güvencesi anlamına gelmediğini de gösterdi.
CEO Maaşları ile Çalışan Maaşları Arasındaki Uçurum
Dünyanın en büyük şirketleri maaşları incelenirken en çarpıcı fark, CEO gelirleriyle ortaya çıkıyor. Birçok şirkette CEO’lar yılda 20–50 milyon dolar ve üzeri kazanç elde ederken, ortalama bir çalışanın yıllık geliri bunun çok küçük bir kısmı.
Bu durum, küresel ölçekte gelir adaletsizliği tartışmalarını da beraberinde getiriyor.
Türkiye Perspektifi: Bu Rakamlar Ne İfade Ediyor?
Türkiye’deki ortalama maaşlar ve asgari ücret düşünüldüğünde, bu rakamlar çoğu çalışan için ulaşılması zor seviyeler. Ancak küresel şirketlerin Türkiye ofislerinde maaşlar genellikle yerel piyasa koşullarına göre belirleniyor ve ABD seviyelerine yaklaşmıyor.
Sonuç: Büyük Şirket Her Zaman Büyük Maaş Demek mi?
Dünyanın en büyük şirketleri maaşları incelendiğinde net bir tablo ortaya çıkıyor: Şirketin büyüklüğü her zaman çalışan maaşına doğrudan yansımıyor. Bazı firmalar yüksek maaş ve yan haklarla öne çıkarken, bazıları marka prestiji ve kariyer fırsatlarını ön plana koyuyor.
Çalışan için asıl önemli olan; maaş, iş güvencesi, çalışma koşulları ve uzun vadeli tatmin arasında doğru dengeyi bulabilmek. Çünkü büyük isimler her zaman büyük kazanç anlamına gelmeyebiliyor.
Haberler
Amerika’nın Venezuela Senaryosu Üzerinden Dünya Siyasetinde Açılabilecek Tehlikeli Kapı
Uluslararası ilişkiler tarihinde bazı olaylar vardır ki yaşanmış olmaları gerekmez; ihtimallerinin bile konuşulması dünya düzeni açısından ürkütücüdür. Son günlerde küresel kamuoyunda tartışılan ve “ya gerçekten böyle olsaydı?” sorusunu gündeme getiren varsayımsal bir senaryo da tam olarak bunu yapıyor: ABD’nin Venezuela’ya doğrudan askeri müdahalede bulunarak bir devlet başkanını zorla görevden alması.
Bu yazı, yaşanmış bir olayı değil; uluslararası hukuk, güç dengeleri ve yakın tarih örnekleri ışığında böyle bir adımın ne anlama geleceğini ele alan bir analizdir. Çünkü günümüz dünyasında asıl tehlike, fiilen yapılanlardan çok, yapılabilir hâle gelenlerdir.
Egemenlik Kavramı Bir Gün Gerçekten Anlamsızlaşırsa
Modern dünya düzeninin temel taşlarından biri, Birleşmiş Milletler Antlaşması’nda açıkça tanımlanan egemenlik ilkesidir. Buna göre hiçbir devlet, başka bir devletin toprak bütünlüğüne ve siyasi bağımsızlığına zor kullanarak müdahale edemez. Teoride.
Ancak pratikte bu ilke, özellikle büyük güçler söz konusu olduğunda sık sık esnetilmiş, hatta tamamen görmezden gelinmiştir. Irak, Libya, Afganistan gibi örnekler hâlâ hafızalardayken, Venezuela üzerinden kurgulanan bu senaryo şu soruyu sorduruyor:
“Eğer bir süper güç, başka bir ülkenin liderini askeri operasyonla alıp götürmeyi normalleştirirse, dünyada hangi ülke gerçekten güvende kalabilir?”
Bu tür bir adım yalnızca hedef alınan ülkeyi değil, tüm uluslararası sistemi çökertecek bir emsal yaratır.
ABD’nin Latin Amerika Geçmişi: Varsayım mı, Alışkanlık mı?
Bu senaryonun bu kadar inandırıcı bulunmasının sebebi, tarihsiz bir hayal ürünü olmaması. ABD’nin Latin Amerika ile ilişkileri, 19. yüzyıldan bu yana “arka bahçe” mantığıyla şekillendi.
1823’te ilan edilen Monroe Doktrini, Avrupa’nın kıtaya müdahalesini engellemeyi amaçlıyordu. Ancak zamanla bu doktrin, Washington’ın bölgeye dilediği gibi müdahale etmesinin ideolojik zeminine dönüştü.
Panama, Guatemala, Şili, Nikaragua, Grenada… Liste uzayıp gidiyor.
Dolayısıyla Venezuela gibi devasa enerji kaynaklarına sahip, üstelik ABD ile ideolojik olarak sorunlu bir ülke üzerinden böyle bir senaryonun tartışılması bile, küresel güvensizliği derinleştiriyor.

Demokrasi Söylemi mi, Kaynak Gerçeği mi?
Varsayımsal senaryolarda sıkça kullanılan gerekçeler tanıdık:
“Uyuşturucuyla mücadele”,
“insan hakları”,
“demokratik geçiş”.
Ancak modern tarihte bu söylemlerin çoğu zaman ekonomik ve stratejik çıkarların vitrini olduğu artık neredeyse kimse tarafından inkâr edilmiyor.
Venezuela, dünyanın en büyük petrol rezervlerinden birine sahip. Enerji güvenliği, büyük güçlerin kırmızı çizgisi. Böyle bir tabloda, askeri müdahalenin ahlaki gerekçeleri ne kadar yüksek sesle dile getirilirse getirilsin, asıl motivasyon sorgulanmadan edilemiyor.
Böyle Bir Adım Atılırsa Dünya Ne Olur?
Bu senaryonun gerçekleşmesi durumunda ortaya çıkacak tablo son derece sarsıcı olurdu:
- Birleşmiş Milletler fiilen işlevsizliğini ilan etmiş olurdu
- Küçük ve orta ölçekli devletler, güvenliklerini sorgulamaya başlardı
- Bölgesel silahlanma hızlanırdı
- “Önleyici savunma” gerekçesiyle daha fazla müdahale meşrulaşırdı
Kısacası dünya, hukukun değil gücün belirleyici olduğu bir düzene doğru hızla sürüklenirdi.
Pandora’nın Kutusu Bir Kez Açılırsa
Uluslararası ilişkilerde en tehlikeli şey, emsaldir. Bir kez “bu yapılabilir” algısı yerleştiğinde, yarın başka bir coğrafyada, başka bir lider için aynı senaryo masaya konabilir.
Bugün Venezuela üzerinden tartışılan bu ihtimal, yarın Orta Doğu’da, Afrika’da ya da Asya’da bir başka ülkenin kapısını çalabilir. İşte bu yüzden mesele yalnızca bir ülke ya da bir lider meselesi değildir; küresel düzenin geleceği meselesidir.

Türkiye ve Benzeri Ülkeler Açısından Okuma
Bu tür senaryolar, özellikle kendi savunma kapasitesini güçlendirmeye çalışan ülkeler açısından uyarıcıdır. Yakın tarih, dış müdahalelere karşı siyasi birlik ve caydırıcı güç olmadan ayakta kalmanın ne kadar zor olduğunu defalarca göstermiştir.
Egemenlik, sadece anayasal bir kavram değil; korunmadığı anda buharlaşan bir haktır.

Sonuç: Asıl Tehlike Sessizliktir
Bu yazıda anlatılanlar yaşanmış bir olay değil, ama yaşanması mümkün hâle gelen bir dünyanın fotoğrafıdır. Tarih bize şunu defalarca gösterdi: Büyük güçler sınırları zorlar; eğer karşılarında ilkesel bir duruş yoksa, o sınırlar tamamen ortadan kalkar.
Bugün konuşulan bu senaryo, aslında şu sorunun etrafında dönüyor:
Dünya, güçlü olanın her şeyi yapabildiği bir düzene razı mı olacak, yoksa hukuku gerçekten savunacak mı?
Bu sorunun cevabı, sadece Venezuela’nın değil, hepimizin geleceğini belirleyecek.
-
Haberler3 hafta agoEnflasyon 2025 Yılını Yüzde 30,89 ile Kapattı: Beklentilerin Altında Gelen Aralık Verileri Ne Anlama Geliyor?
-
Kadın ve Moda3 hafta agoToksik ilişki nedir? Toksik ilişkide olduğunuzu nasıl anlarsınız? Toksik ilişkiden kurtulma yöntemleri…
-
Haberler3 hafta agoAmerika’nın Venezuela Senaryosu Üzerinden Dünya Siyasetinde Açılabilecek Tehlikeli Kapı
-
Kadın ve Moda2 hafta agoBurç Yorumlarına İnananlar Zeki mi Aptal mı? Bilim, Psikoloji ve Gerçekler Ne Söylüyor?
-
Seyahat3 hafta agoKışın Araba Sürerken Dikkat Edilmesi Gerekenler: Hayat Kurtaran Güvenli Sürüş Teknikleri!
-
Kültür-Sanat6 gün agoŞıpsevdi (Love is…) Sakızlarındaki Karikatürlerin Ardındaki Gerçek Aşk Hikayesi
-
Yemek & Sağlık2 hafta agoÇağımızın Görünmez Vebası Dopamin Bağımlılığı Olabilir mi?
-
Kadın ve Moda2 hafta agoTürkiye’de Bulunabilen Kadın Parfümleri; Uygun Fiyatlı ve Şekerli Olmayan Kokular.
